Ahsarla #etiket
Türkiye'nin İnce Gücü Ortadoğu’nun Yumuşak Güç Merkezleri
Türkiye'nin İnce Gücü
İbrahim Kalın
24 Şubat
2006
Kaba Güce Karşı İnce Güç
“İnce güç” kavramını ilk olarak 1980’li
yıllarda kullanan Harvard’ın Kennedy Hükümet Fakültesi dekanı Joseph Nye, uluslararası ilişkilerde ekonomik ve askeri yığınak yapmanın
ötesinde farklı güç biçimleri bulunduğu düşüncesinden hareket ediyor.
İstediğiniz bir şeyi elde etmenin üç temel yolu var: Karşınızdakini kaba
kuvvetinizle tehdit etmek ve gerekirse savaşmak; karşınızdakini çeşitli
biçimlerde satın almak; ve “ince güç” kullanarak ikna etmek. Nye’a göre
ince güç, “istediğiniz bir şeyi, kaba güç kullanarak değil,
başkalarının sizin hedeflerinizi kabul etmesini sağlayarak elde
etmeniz”dir. Bu, karşı tarafı inandırıcı argümanlar ve rasyonel
politikalarla ikna ederek mümkündür. Burada inandırıcılık ve ikna
kaabiliyeti temel güç unsurlarıdır.
“İnce güç” tabirini, Amerikanın dış politika
alternatiflerini anlamak ve anlatmak için kullanan Nye, Amerika’nın
inandırıcılık, ikna kaabiliyeti ve cazibesini kaybettiğini, bunun
maliyetinin ise hiç bir ekonomik göstergeyle ölçülemeyeceğini düşünüyor.
Ona göre Amerika’nın soğuk savaş dönemindeki başarısını devam
ettirebilmesi, Afganistan ve Irak gibi yeni ülkeler işgal etmesine
değil, kaybettiği ince gücünü yeniden kazanmasına bağlı. Amerikan
karşıtlığının küresel bir olgu haline geldiği bir dünyada Amerika’nın
tercih edilen ve güvenilen bir siyasi güç olması artık mümkün değil.
Amerikanın ince gücü, önemini her gün yitiriyor.
İnce güç, bu organik üretim araçlarına doğrudan bağlıdır ve bu yüzden
sivil bir niteliğe sahiptir.
Burada STK’ların rolü, devletten daha
önemli ve kalıcıdır. Devlet bu gücü tek başına üretemez ama onu kanalize
eder, müspet bir değer olarak kullanır ve ona yeni gelişim alanları
açar. Askeri ve ekonomik gücü ifade eden kaba güç, ince gücün tek başına
garantisi değildir. Öyle olsaydı kişi başına düşen gelir sıralamasında
dünyada ilk on arasında bulunan Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt gibi
Körfez ülkeleri, büyük bir ince güç temerküz edebilir ve bu örneğin Suud
diplomasisi, Katar mimarisi yahut Kuveyt edebiyatı olarak ortaya
çıkabilirdi.
Tersinden baktığımızda askeri ve ekonomik imkanlar ince
gücün yeter şartı olsaydı, İran sineması bugünkü başarısına hiç bir
zaman ulaşamazdı.
Her iki örnekte de inandırıcılık ve ikna kaabiliyeti,
askeri ve ekonomik gücün ötesinde değerlerin harekete geçirilmesini
gerektiriyor.
Kısacası ince güç bir ülkenin askeri ve
ekonomik kuvvetinin dışında ürettiği bütün değer unsurlarını içerir.
Kaba güçle ince güç arasında zorunlu bir oran ilişkisi yoktur. Kaba
gücün varlığı, ince gücün garantisi değildir. Nye, sınırlı ekonomik ve
askeri gücüne karşın etkin ince gücü olan ülkelere örnek olarak Kanada,
Hollanda ve İskandinavya ülkelerini gösteriyor. Bu ülkeler, ürettikleri
değerler, toplumsal organizasyon, eğitim ve uluslararası platformlardaki
iş tutma biçimleri sayesinde kaba güçleriyle orantılı olmayan bir etki
alanına sahipler.
Örneğin Norveç, 4.5 milyon nüfusuyla küçük bir
ülke. AB üyesi değil. Norveççe gibi hiç de yaygın ve popüler olmayan bir
dil konuşuyor. Kişi başına düşen milli gelir açısından dünyanın ilk 5’i
arasında ama Norveç’i ince güce sahip bir ülke haline getiren başka
unsurlar var: Uluslararası yardım kuruluşlarında oynadığı aktif rol,
Filistin sorunu konusundaki girişimleri, basın özgürlüğü, yolsuzlukla
mücadele, çocuk ve insan hakları. Sermaye birikimi bu alanlarda başarılı
olmanın belki gerek şartı ama yeter şartı değil.
Bağlamsal Bir Unsur Olarak Güç
Mahiyet ve biçimi ne olursa olsun güç,
bağlamsal bir şeydir. Gücün tanımı, içinde bulunulan şartlara göre şekil
alır. Bu manada ‘mutlak güç’ diye bir şeyden bahsetmek mümkün değildir.
Çünkü her güç iddiası, bir zaaf unsuru olmanın tohumlarını da içinde
barındırır. Belirli bir tarihi yahut coğrafi bağlamda güç görünen bir
nitelik, bir başka bağlamda karşımıza zaafiyet olarak çıkabilir.
Amerika’nın rakipsiz askeri gücü kaba kuvvet açısından bir avantajdır
ama ince güç açısından büyük bir zaaftır.
Her yıl onlarca ülkenin bütçesinden daha fazla
parayı silaha yatıran bir ülkeye dünyanın başka yerlerindeki sıradan
insanların sempatiyle bakması mümkün değil. 11 Eylül sonrasında
yükselişe geçen Amerikan karşıtlığında Bush yönetiminin yanlış
politikalarının yanı sıra, aşırı temerküz etmiş askeri gücünün de önemli
bir etken olduğunu gözardı edemeyiz. Amerikanın Afganistan ve Irak’ı
işgal etmesine imkan tanıyan askeri gücü, dünyanın başka yerlerinde
ekonomik ve siyasi hamleler yapmasına engel oluyor. Kısacası ‘mutlak
güç’ diye bir şey varsa, bunun ne tür bedellerinin olduğunu da iyi hesap
etmemiz gerekiyor.
Ortadoğu’nun Yumuşak Güç Merkezleri: Türkiye, İran, Mısır
Türkiye ve İran, zengin siyaset ve kültür
tecrübeleri sayesinde Balkanlar’dan Ortaasya’ya uzanan coğrafyada ince
güce sahip en önemli iki ülke. Arap dünyasında ince gücü en yetkin olan
ülke, Mısır. İran bu gücünü, İran içindeki Farisi olmayan ve büyük
çoğunluğunu Azerilerin oluşturduğu nüfus ile İran dışında Azerbaycan,
Tacikistan, Afganistan ve Pakistan’da etkin bir şekilde kullanıyor. Fars
dili ve şiiri, Şii maneviyatı, ehl-i beyt sevgisi, İran sanatı,
minyatürleri, siyaset geleneği hepsi bir araya konduğunda derin bir etki
alanı yaratıyor. İran’ın nüfuz alanı sınır komşuları değil, bu etkinin
ulaşabildiği her yer.
Irak’taki yeni gelişmeler bu etki alanını
arttıracak ve derinleştirecektir.
Ortadoğu’nun ve klasik Mezopotamya’nın
merkezinde ilk defa Farisi olmayan, meşru ve muktedir bir Şii Arap
gücünün yükselişi, bölgedeki Şii unsurlarının önemini arttırmanın yanı
sıra İran’ın ince gücüne de yeni açılım alanları sağlayacaktır.
Bugün
bir Azeri’nin, Afganlının yahut Tacik’in kendini mezhebi ya da kültürel
manada ‘büyük Fars coğrafyasına’ ait hissetmesi, bu ince gücün etkisini
gösteriyor. İran’daki Azeri milliyetçiliğinin ayrılıkçı bir hareket
haline dönüşmemesinin ana sebepleri arasında İran’ın ince gücünü
saymamız gerekiyor.
İran’ın Vahapzade’ye sahip çıkması bu stratejinin
bir uzantısı.
Aynı şekilde Türkiye’nin hala bir
“Şii stratejisi”
geliştirememiş olması, bu alanda kullanabileceği köklü bir ince gücünün
olmamasından kaynaklanıyor.
Ortadoğu coğrafyasına baktığımızda Mısır, Arap
dünyasının ince güç merkezi olmaya devam ediyor.
Firavunlar dönemi kadim
Mısır’ından Müslüman Mısır’a uzanan tarihi serüvende Mısır halkı ve
coğrafyası büyük bir derinlik kazandı.
Edebiyatıyla, eğitim
kurumlarıyla, devlet anlayışıyla, tarımıyla, mimarisiyle bu derinlik
Mısır’a Arap dünyasında özel bir yer kazandırıyor.
Türkiye’nin İnce Güç Alanları
Türkiye kendine has ince güce sahip bir ülke.
Balkanlarda başlayan bu güç alanı, Ortaasya’nın içlerine kadar uzanıyor.
Türkiye’nin bu bölgedeki ince gücünü askeri yahut ekonomik üstünlüğü
değil, tevarüs ettiği tarih ve kültür derinliği sağlıyor. Balkanlardaki
beş yüz yıllık tek bir Müslüman millet olma tecrübesinin her safhasında
Osmanlı vardı. Osmanlının bu coğrafyada bıraktığı derin izler, sahip
olduğu ince gücün bir tezahürü. Bugün Saraybosna Bascarsiya’daki bir çay
ocağında Türkçe Türküler söylenmesinin, Tetova’daki bir camide Türkçe
ilahiler terennüm edilmesinin ana sebebi, Türkiye’nin tevarüs ettiği
ince gücün etkisinin hala devam etmesi.
Türkiye çarpık modernleşme sürecinde yönünü
Batıya döndüğünde bu ince gücün ona sağladığı imkanlardan da büyük
ölçüde vazgeçti.
Osmanlı bakiyyesi coğrafyanın Müslüman karakteri,
Cumhuriyet elitinin hep uzak durmaya çalıştığı rahatsız edici bir
gerçekti.
Bu reflekslerini bugün de muhafaza etmekte direnen kesimler,
Türkiye’ye yönelen ‘Arap sermayesi’ yahut ‘Arap turistleri’ karşısında
benzer tepkiler veriyorlar. Askeri ve ekonomik ilişkilerin arkasında da
bir ‘insan’ unsuru olduğunu görmezlikten geliyor ve ince gücün sermaye
hareketlerindeki rolünü takdir edemiyorlar.
Oysa Balkanlar, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve
Ortaasya, sadece demografik yapısıyla değil, şuur ve tasavvur
boyutlarıyla da Müslüman bir kimlik arzediyor. Türkiye’nin ince gücünü
kullanabilmesi, bu coğrafyayla olan ortak tarih ve kültür derinliğini
siyasi bir program haline getirmesine bağlı. Türkiye bu coğrafyada ince
güç oluşturmak için bir takım yapmacık projelere yönelmek ve kimilerinin
yaptığı gibi mesela Türklerle Kırgızların yahut Arnavutların aynı DNA
koduna sahip olduğunu ispat etmek zorunda değil. Paylaşılan miras, bu
gücü yeniden harekete geçirmek için yeterli imkanları zaten sunuyor.
İnce Güç, Tarih ve İnandırıcılık Siyaseti
İnce güç açısından bu ortak tarihin önemini ne
kadar vurgulasak azdır. Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan’la komşu
olmasına ve uzun bir sınırı paylaşmasına rağmen, daha uzakta bulunan
Bosna-Hersek, Makedonya, Azerbaycan, İran, Irak ile daha köklü bir
etkileşim alanına sahip. Bunun basit ama temel bir sebebi var: Tasavvur
edilen ve inanılan coğrafyalar, harita üstünde çizilen sınırlardan daha
güçlüdür. Türkiye bu anlamda hem ulus-devlet sınırlarının içinde
yaşıyor, hem de bu sınırların ötesinde.
Öte yandan Türkiye gibi bir ülkenin sahip
olduğu ince güç ve onun yarattığı etki alanına bigane kalması fiilen
mümkün değil. Bir zamanlar Yunus Emre ilahilerinin Balkanlarda gördüğü
işlevi farklı bir bağlamda bugün İbrahim Tatlıses Arap ülkelerinde,
İran’da ve İsrail’de görüyor. Şüphesiz Yunus Emre’nin yerini İ. Tatlıses
yahut Ebru Gündeş’in, ahi teşkilatının yerini uydu antenleriyle
ulaşılan Türk TV’lerinin alması, Türkiye’nin yaşadığı kültürel
sığlaşmanın bir tezahürü. Fakat bu aynı zamanda ince gücün etkisinin
devam ettiğini gösteriyor. Sokaktaki vatandaşı, öğrencisi, öğretmeni,
esnafı, çiftçisi, aydını, yazarı, akademisyeni ve diplomatıyla herhangi
bir toplumu Türkiye konusunda bilgili ve bilinçli kılmanın en etkin
yolu, sahip olduğumuz ince gücü harekete geçirmekten ve bunu bütün
tarafların çıkarına uygun bir ilişki haline getirmekten geçiyor.
Anglo-Sakson geleneğini takip eden Amerika,
ince gücünü dünyada en etkili şekilde kullanan ülke. 20.nci yüzyılın
başında Türkiye, Mısır, Irak, Lübnan’da açılan Amerikan üniversiteleri,
onlarca okul ve kültür merkezleri, etkisini bir asırdan fazladır
derinden derine hissettiriyor. Bunun son örneği, Kuzey Irak’ta Kürtlerin
idaresindeki Süleymaniye kentinde bir Amerikan üniversitesinin
açılması. Bu üniversite, Lübnan ve Mısır’daki Amerikan üniversiteleriyle
aynı işlevi görecek ve geleceğin modern, iki-dilli, fakat aynı zamanda
batılı, Amerikan yanlısı ve yabancılaşmış liderlerini yetiştirecek.
Türkiye’nin kendi Kürt meselesinden dolayı bu bölgeye yönelik somut
politika adımları atmaktan çekinmesi, başka ince güçlerin bölgede etkin
hale gelmesine yol açıyor.
Türkiye bölgesinde yeni bir inandırıcılık
siyaseti başlatmak zorunda. Bunun olmazsa olmaz şartı, Türkiye’nin kendi
içindeki özgürlükler sorununu çözmesi ve bölgeye bu mesajı
verebilmesidir. Küreselleşerek küçülen, küçüldükçe sorunları büyüyen
dünyada bir hikaye anlatmak yetmiyor. Çünkü herkesin bir hikayesi var.
Başkalarını sizin hikayenizi dinlemeye ikna etmeniz, sizin hikayenizin
diğerlerinden neden daha iyi, anlamlı ve önemli olduğunu ispat etmeniz
gerekiyor. Türkiye, Ermeni soykırım iddiaları yahut Kıbrıs konusunda
kendi tezlerini anlatıyor ama başkalarının bu anlatıma dikkat
kesilmesini sağlayacak çalışmaları yapmıyor ya da yapamıyor. “Ekonomik
ve askeri olarak güçlenelim; o zaman bu sorunlar kendiliğinden çözülür”
demek, fantazi olmaktan öteye gitmiyor.
Türkiye, sahip olduğu ince gücün ona sağladığı
imkanları yeniden keşfetmek zorunda. Bu Türkiye’ye, Avrupa’nın
ortasından Asya’nın içlerine ve Afrika’ya kadar uzanan coğrafyada yeni
açılım alanları sağlayacak ve bölgede bir istikrar unsuru olmasını
sağlayacaktır. Bizim coğrafyamızda yaşayan insanlar, özellikle 11 Eylül
hadiselerinden sonra Amerika ve Avrupa’nın yozlaştırıcı, köleleştirici
ve yabancılaştırıcı ince ve kaba gücünden her gün biraz daha rahatsızlık
duyuyorlar. Son tahlilde Türkiye, Mısır ve İran’ın ince güç alanlarını
birbirlerine karşı değil, bölgeye yönelik tehditlere karşı kullanmaları
gerekiyor. Bunun nasıl formüle edileceği ve hayata geçirileceği,
önümüzdeki dönemin temel dış politika sorularından biridir. Fakat ince
gücü oluşturan temel faktörler sivil bir nitelik arzettiğinden, bu konu
üzerinde herkesin kafa yorması gerekiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder